Yazılar

Geçmişten Masallar

https://www.kitapyurdu.com/kitap/gecmisten-masallar/749408.html?srsltid=AfmBOopSbIeIfOhM4rjM6eKQb1vqy8PIVvNxJviip6eaN5501F84gzk2

Dile kolay yirmi küsür yıldır kuluçkada yatan bir fikir… Yazıların bazıları o kadar eski, bazıları yıllar içinde eklendi. Bu fikri hayata geçirmeye karar verdikten sonra masallarla ilgili birçok dizi çekildi, kitap yazıldı, yazı yazıldı ve ben artık geç kaldığımı düşündüm. Fakat sonra düşündüm her kalemin yazısının farklı olduğu gibi aynı kalemden farklı kişilerin yazısı da hatta aynı kalemden aynı kişinin farklı zamanlarda yazısı aynı olmayacaktı.

Fikir doğmuş bazı yazıların tohumu atılmış fakat bir araya gelmemişti. Pandemide bir araya getirmeyi başardım kitabımı. Hatta bir yayın evine bile gönderdim. Fakat pandemi nedeniyle bu ara kitap kabul etmediklerini kendi imkanlarımla bastırmak istersem yardımcı olabileceklerini söylediler. Daha sonra bir arkadaşım kitapyurdunun yayın evinden bahsetti. Fakat uzun bir edit ve hazırlık süreci beni bekliyordu. Derken bir araya gelmesi gereken küçük küçük yapboz parçaları biraz eksik biraz uzak kaldı. 13/03/2026 tarihinde ise tamamlandı.

2025 yılının Kasım ayında Ülkü Demirci ile oturmuş insanın yaptığı işin hayat kalitesini özellikle de nörotipik olmayan insanlar için ne kadar etkilediğini konuşuyorduk. Ve ben ona yazar olmak istediğimi söyledim. “Peki, hiç yazdığın bir şey var mı?” diye sordu. Sayısız şiirim, öykülerim, bloglarım her telefonumda hayatın içinde ilerlerken bir anda gelen fikirlerin not edildiği not defterlerim, fiziki not defterlerim, günlüklerim… Saymakla bitmez… Ben hep yazıdan ibaret oldum. Kendimi ifade etme biçimim var oluşum hep yazı ile oldu. Romanım olduğunu fakat “yeterince iyi olmadığını” söyledim ona. Yapay zekaya göndermemi ve bir fikir almamı önerdi. Yapay zeka benimle aynı fikirde değildi. Sonra Ülkü dedi ki bir aylık çalışma ile sen bunu editler ve yayın için 2026 yılına hazır hale getirirsin dedi. Öyle de oldu… Ona minnettarım.

Yıllardır yazıyorum ben… Yaşım çiftli hanelere gelmeden başladım bu işe. Dünyayı okumakla anlamaya başladım ve yazmakla devam ettim ben. Kitap sevdası başka bir şey… Kitap dünyası kutsal bir yer ve ben orda bulunmayı hak etmiyordum, yeterince iyi değildim, gerçekleşmeyecek bir hayaldi. Ben bunu yapamazdım…

Kendimi böyle ortaya koymak cesaret işiydi ve ben o kadar cesur değildim. Fakat neden sonra, oldum. Annelik bana cesaret verdi. Olduğum kişi olabilmem için, gerçek kimliğimi yaşamam için… Ben de oğlumu maskesiz kendisi olabilecek özgüven, iç görü ve farkındalığı kazanması için bu bilinçle yetiştirmeye çalışıyorum. Bugün geldiğim bu noktaya –hayalimi paylaşacak- duruma getiren ve cesaretlendiren herkese çok teşekkür ediyorum.

 



Marinasyonu aylar öncesinden başlayan bir 4 temmuz yazısı

Çocukluğu boyunca ben büyümek istemiyorum demiş olan ve mizacı anime ölçüsünde çocuksu biri olsam da ben hiç çocuk olmadım. Kardeşlerim gibi. Biz hep dünyanın yükünü omuzlarımızda hissetitk daha on yaşına gelmeden kendi yemeğimizi temizliğimizi yapmayı duygusal sorumluluğumuzla birlikte annemizin duygusal sorumluluğunu taşımayı biliyorduk. Bizi çok güçlü yetiştirdi. Ona şüphe yok. Ama hala bu yaşımda bu mesleğim ve bu vicdanımla sızlanan şikayet eden insanları anlamakta güçlük çekiyorum ve sinirimi bozuyor. Bu insan nasıl bir çocuk yetiştirecek diye düşünüveriyorum. Fakat farkındalık sağ olsun diyorum ki o sen değilsin çocukluk yüklerinle başkalarına yaklaşma ve bil ki herkes için güçlü olmak metanetli olmak gerekli değil. Onun senin savunma mekanizman ve herkes için gerekli degil. Senin en güçlü ve en zayıf noktan bu iste...Hayat bazen bizi zayıf noktalarımızla hoşlanmadıklarımızla veya bizden hoşlanmayanlarla sınar. Bazen de dostluklarımizla en sevdiklerimizle... Çünkü onlara karşı olumsuz bir düşünce taşımak çok ağırdır. Kafamızı en çok mesgul eden de onlardır. 'Ben'den ayrı gördüklerimiz için harcanan beyin mesaimiz sınırlıdır ve kendimizden mesafeleri arttıkça da gitgide azalır. Kendimizden gördüklerimiz asıl zorlar bizi. Bunu neden yaptı bunu neden söyledi neden böyle düşündü diye diye hamsterlar koşar durur beynimizde. Zamanla öğrendim ki kendimden gördüklerim benden ayrıdır. Benim gibi düşünmek benim gibi tepki vermek benim gibi hissetmek zorunda değiller. Mesela bilirim ki bir dostum gergin olduğunda sinirli olduğunda kafası dolu olduğunda mesafe ister ve hazır olduğunda gelir bana gücenmeden ihtiyacı olan kilometreleri ona veririm. Bir başka dostum ise böyle hissettiğinde soğuk davranır gibi görünür ama bilirim ki o iş başkadır asla aldirmam. Hep yetişkin bir çocuktum yaşımdan çok olgun ve hep çocuk bir yetişkindim bunca yasanmışlığıma rağmen güvenini ve inancını asla yitirmeyen... Hiçbir zaman çocuk olmadım bu yüzden de hep çocuk kaldım. ben böyle geldim böyle giderim. Elbette çok değiştim çok geliştim fakat özümü yitirmeyi asla kabullenmedim. Benim de ciddi travmalarım kriterlerim doğrularım yanlışlarım var ama sevdiklerimi mümkün olduğunca oldukları gibi kabul ediyorum ve onları tutuyorum hayatımda çünkü biliyorum bütün bunlar onlar için de var bu yüzden empati ve "compromise" bir yaşam biçimi benim için... ezik olduğum için değil, gelişimimi tamamlamadığım için değil sevdiklerimin bana zarar vermeden hayatımda kalabilmesi için ihtiyacım olan bu olduğu için. Kendimi tanıdığım için... Neye ihtiyacım olduğunu bildiğim icin. sevgimi hak etmediğine inandıklarım zaten siliniyor gidiyor hayatımdan. Üstelik kolaylıkla... Bu silme sürecinde ise kendimi kaybetmemiş oluyorum. Bir de ölüm yüzünden.. hatalar da yapsalar sevdiklerimi kalbimde, içimde yitirmek zamanımı kızgınlıkla geçirmek istemiyorum affediyorum onları çünkü ölümün farkındayım.


Lohusa olmak/ Ebeveyn olmak / Anne olmak

Lohusa olmak/ Ebeveyn olmak / Anne olmak

 

O doğalı 23 ay oldu ve ben yeniden yazmaya ancak başlayabildim. Notlar aldım, fikirlerimi yitirmedim ama onları bir araya getirebilmek ve eski kendim olamayacağımı anladıktan sonra yeni “kendim”i bulabilmek ve onu cümle içinde kullanmayı öğrenebilmek zaman aldı. Yine de tam öğrendim diyemem. Ama birkaç aydır kendimi yeniden cümle kurmaya hazır hissetmeye başladım yavaş yavaş.

Lohusa olmak

Bebeğimi kucağıma aldığım andan itibaren bambaşka biri olmuştum. Yaralı, endişeli, korkak… Herkesin yaşadığı süreç elbette farklıdır fakat benim hayatımda yaşadığım en zor dönemdi. Yemek yemeyi çok seven ben o dönemde zorunda olduğum için yiyordum. Sıcakmış soğukmuş baharatmış tuzmuş hiç umrumda değildi. Aklım hep bebeğimin yediklerindeydi. Aklımda, kalbimde düşüncelerimde başka hiçbir şeye yer kalmamıştı, ondan başka. Doğumdan sonra ilk günlerde iyi beslenememişti. Inatlaşmıştı benimle emmemek için. Kendimi bir zorba gibi hissetmiştim. O zaman anlamıştım ona hiçbir şeyin zorla yaptırılamayacağını (belki de herkesin ortak noktasıdır?). Şekeri düşmesin diye zorla meme vermekle uğraşıyordum bana çok kızıyordu ve ben ağlıyordum zorla vermeye çalışmam karşısındaki çaresizliğini bana karşı koyamayışına ağlıyordum. Sonra uykuları… biliyordum ki büyüme hormonu uykuda salgılanıyor, uykuları bana dert oluyordu. Uyusun da büyüsün ninni… Bir de o rüyalar… Kimi zaman saçma sapan kimi zaman korkulu karabasanlı rüyalar… Bilinçaltımın derinlerine gömdüğüm her korku, her yetemezlik duygusu, her yenilgi rüyalarımda savaşa giriyordu sanki. Bir de çevreden gelen yorumlar. Bizim insanımız kadın doğum ve pediatri uzmanıdır ve aynı zamanda psikologtur. Her şeyi bilir. Fakat bir arkadaşımın bir tavsiyesi gerçekten çok işime yaramıştı. Yavaşla dedi sadece… Ebeveyn olmak galiba bu yoldan geçiyor. Yavaşlamak ve sabırlanmak. Önce kendinizin sonra çocuğunuzun maskesini takın derler uçak yolculuklarında… Annelik de öyle olmalı mutlaka fakat insanın yenidoğan bebeği olunca bebeği iyi olmadan kendisine bakamıyor ki maskesinden ne kadar oksijen gelirse gelsin. Kısacası çaresizdim. Gazı yeterince çıktı mı? Bakın çıktı mı demiyorum… Yeterince… Karnı mı ağrıyor, doydu mu…

Bir anda gelen bu olağanüstü değişime ayak uydurmak çok zor geliyor insana. Bir anda her şey değişiyor; bütün dünyan, yediğin lokma, içtiğin su aldığın nefes o oluyor. Bunu kabullenmek  özgürlüğünden bir parça vazgeçmek demek. İyisiyle kötüsüyle her şey o artık… Evlilik yıl dönümüzde o 18 günlük bir bebekti. O gün sanırım gerçekten kabullendim. Ben artık bir anneydim. Ve kendimi toparlamam gerekiyordu. Kişiden kişiye değişiyor mutlaka, bazıları bebeklerini o kabulle alıyor kucağına fakat herkes öyle değil. En güzel esaret çünkü annelik. Herkes için özgürlük kolayca elden çıkarılabilen bir kavram değil ama çıkarınca tahminim o ki daha da özgürleşeceğim. Bakalım…

Yardım kabul etmek konusunda daha olgun ve daha cesur insanlar bu dönemde daha rahat edebiliyor. Insanın kendi ebeveynleri torunları söz konusu olunca çok daha yapıcı ve kucaklayıcı oluyorlar. Kendi çocuklarında belki yapamadıklarını yapıyorlar. Onları egosuz sevip korku hissettirmeden yanlarında olabiliyorlar. Mümkünse bu destekten mutlaka yararlanmak gerekli. Ben ilk günlerde kimsenin yardımını ve yapıcı yorumlarını dahi istemedim. Çünkü lohusa kafası bambaşka bir şey. Bu tür yardımları ve yorumları açık gönlülükle kabul etmeye hazır olan kadınlar bile çok daha kolay incinebilir bu dönemde. Benim annem beni kırmadan destek olmaya çalıştı. Beslenme sorunu yaşadığımız o ilk günlerde bebeğimizin emip emmediğini kontrol etmeye çalışırdı fakat bunu da kendi yavrusunu kırmadan yapmak ister gibi sessiz ürkek sırtını kamburlaştırarak kaçamak bakışlarla yapardı. Onu öyle gördükçe daha çok ağlamak isterdim. Çevrenizde sizi korumak için elinden geleni yapmaya hazır kişiler yoksa çevrenizi değiştirin kendinizi koruyun. Çünkü o dönemde insan zaten hep yanlış yapıyorum duygusu ile boğuşuyor. Anladıklarımdan biri ise o duygu tamamen hiç geçmiyor. Sadece bir tık daha mantık çerçevesine sığmaya başlıyor. Anladım ki ebeveyn olmak üç adım ileri giderken iki adım geri gitmekmiş mutluğumuzun derecesi de o bir adıma şükredip iki adıma hayıflanmamamıza bağlıymış.

Ebeveyn olmak

Ebeveyn olmanın sırrını yavaş yavaş çözümlemeye çalışıyorum elimden geldiğince. Bana öyle geldi ki “Fantastic Four” dörtlemesinin güçlerini iki ebeveynde birleştirebilirsek bu iş olur. Bu süreç elbette insanı büyütüyor olgunlaştırıyor fakat şart olan farklı güçlermiş gibi geliyor bana. Mesela esneklik kollarını bacaklarını vücudunu her yere esnetebilen süper kahraman gibi ebeveynler de zihnini esnetmeyi öğrenebilmeli. Bir diğeri ateşi kontrol etmeyi öğrenebilmek olmalı. Yani öfkemizi, aceleciliğimizi, sabırsızlığımızı, istikrarsızlığımızı… Kısacası kontrolsüz bir alevle eş değer olan tüm özelliklerimizi. Sadece bunları kontrol etmek değil, kontrol ederken de uçabilmek bu kontrolü yitirmeden. Bir diğer özellik ise görünmez olmak. Her anlamda… Elbette kendimizi ihmal etmeyeceğiz ama çocuğumuzun bir ihtiyacı olduğunda biz görünmez olacağız, çocuğumuz parladığında biz onun ışığında görünmez bir destek olacağız, çocuğumuz bunaldığında hata yaptığında yalnız kaldığında görünmez olacağız ama orada olacağız. Son olarak da güç ve dayanıklılık. Bunu çok açıklamaya gerek yok sanırım. Olabileceğimiz kadar güçlü ve kaldırabildiğimiz kadar dayanıklı olmak…

Anne olmak

Beni en çok uykusuzluk gece kalkmaları dur durak bilmeden dinlemeye fırsat bulamadan devam etmeye çalışmak yormadı. Beni en çaresizlik yordu. Yıllar önce bir arkadaşım demişti ki ebeveyn olmak sürekli kalbinde açık bir yarayla dolaşmak. Bir başka yerde de duymuştum ki kalbini çıkarıp etrafta dolaşmasını izlemekmiş ebeveynlik. Hepsine katılıyorum. Doğduğu an demiştim ki kendime 38 yıldır sen benim bebeğimmişsin sadece yeni haberim oldu. Annelik işte böyle bir şey. 

Devamı yaşamda...


Stresi stres yapmak

Birçok yazı kitap ve fikir var stresli durumlarla nasıl baş edileceği konusunda. Ben bu konuda çok iddialı değilim. O tür durumlarda okuyacak gücü kendinde bulmak, uygulamaya geçirebilmek ve istikrarlı davranabilmek herkesin harcı da değil elbette. Benim ne katkım olur bu konuda diye biraz da alaylı bir düşünce zincirine kapıldığım anda fark ettim, stresli durumlarda ne yapılmamalı, ben biraz da bunu anladım. Bu konuyla ilgili düşünceleri kağıda dökmek belki biraz yön verir fikirlerime biraz içsel hale getirmemi sağlar ve belki benim gibi taş kafa olmayan bir iki insana fayda bile sağlar. İnsan stresliyken ne yapmamalı?

1)      Yaşamayı ertelememeli: Bazen öyle büyüktür üstümüzde oturan fil devam etmek için biraz yükten kurtulmak ihtiyacı duyarız. O yükten kurtulmadan bir adım dahi atamayız. Fakat küçük küçük o yükleri atabilmeye başlamak için bile hareket etmek gerekir. Biz dursak da, hayat durmaz. Biz gücümüzü kaybetsek de yaşam bizden güç talep etmeye devam eder. Şu durmak yok mu, öyle bir enerji yayar ki bizden sevdiklerimize, dokunduğumuz her şeye; zehirdir adeta. Her şey bizden başlar, biz iyi değilsek kimse iyi olamaz. Çözüme odaklanmazsak kimse bizimle yol alamaz.

2)      Çareyi destekleyici maddelerde aramak; alkol, sigara, v.s… “Çok stresliyim, ihtiyacım var” “Şimdi içmeyeceğim de ne zaman içeceğim” “Buna da dokunmayın, başka ne kaldı elimde” gibi birçok bahane bulmak mümkün. Aslında bırakmak istediğimiz alışkanlıkları bırakmak için daha uygun zaman olamaz. Stres kötü alışkanlığı tetikliyor, kötü alışkanlık ise yeniden stresi. Kısır döngüyü olumsuz yönde etkiliyor sadece. Biraz durup dikkat edince de kötü alışkanlığın etkisi geçince stresin etkileri değil azalmış, artmış oluyor. Üstelik başka duygusal durumları tetikliyor.

3)      Zamanı makinesi talep edilmemeli: Ah o seler, salar… Zaman makinesi olsa sürekli hatalarımızı telafi edebilseydik çok hoş olurdu. İleriye gitmek yerine, geriye giden bir yaşam belki de daha az yıpratıcı olurdu. Bu işin felsefi boyutu çok derin, kim bilebilir ideal yaşamın ne olduğunu… İdealin yaşamak olduğunu… Gerçek olan bir şey varsa şimdilik geriye saramıyoruz. En azından ben saramıyorum. Elimde olan tek araç ileriyi daha çekilebilir kılmak.

4)      Günah keçisi aramayın: Nefes alacak haliniz yokken toplumda aktif olarak yer almak zorundasınız. Belki iş, belki aile, belki sosyal sorumluluklar nedeniyle kabuğunuza çekilme lüksünüz yok. İnsanlarla aktif iletişim halinde olmak zorundasınız ve bu belki en son istediğiniz hatta yapamayacağınızı düşündüğünüz yegane şey. Bir kere rol kesmek zorunda değilsiniz, mükemmel görünmek zorunda değilsiniz, sürekli gülmek ve güçlü görünmek durumunda değilsiniz ama acınızın acısını başkalarından çıkarmamak durumundasınız. Herkesin bir hikayesi var, sizinki sizin başınızda diye daha zorlu ve acımasız değil. Ne var saymalısınız ne de kıskanmalısınız. Hayat döngüsü bu, kimin ne durumda olduğunu bilemezsiniz ve işin gerçeği şu ki sizin yüzünüz gülerken de başkaları ağlıyordu. Empati bile gerekli değil bu şartı sağlamaya, nötr olmak yeterli. Bilirim insan öyle bir acılaşabiliyor ki, bitter çikolata gibi acılaştıkça da daha sağlıklı hale gelmiyor ve bana kalırsa olabileceklerin en tehlikelisidir bu duygu durumu…

5)      Kendine acımamak: En önemlisi bu… Öyle gururluyuz ki kimse bize acımasın istiyoruz ama acınacak halimize gülmek yerine kendimize gereğinden çok acıyoruz. Kendi gözümüzde kendi değerimizi böylelikle düşürüyoruz. Kendimize iyi davranalım dostlar. Kimse bizi beğenmek zorunda değil, saygı göstermek zorunda değil, değer vermek zorunda da değil. Biz zorundayız, kendimize o kadar da haksızlık yapmayalım. Başımıza gelenler, yaptığımız hatalar, yaşadıklarımız tarihin tekerrürü içinde o kadar küçücük kum taneleri ki… Hem çok küçüğüz hem de yeri geldiğinde sevdiklerimiz için her şeyiz ama kendimizi affetmeden, kendimize bir şans vermeden bu yolu yürümemiz çok zor.

Herkese şifalar diliyorum. Sevgiyle kalın…