Popüler Yazılar

Birinci Kitap

Bir gün birbirinden çok farklı bir grup insan toplanıp kitap okumaya, birlikte yorumlamaya, yaşamı birlikte renklendirmeye karar verir. Öyle ya, incelik sonradan edinilen, transfer edilebilen, olmayana öğretilebilecek veya olanın ders olsun diye arada bırakabileceği bir özellik değil. Bu grubu da bir araya getiren incelikti. Biraz beklenmedik ama çokça tatlı bir sonuç çıktı ortaya.

Ne demişler ilk elin günahı olmaz. İlk kitabımız da Songül Ünsal’dan “Kaktüsler de Çiçek Açar” isimliydi; bizce bir kitaptan öte, çok kullanılmış hepimizin kulağına aşina aforizmaların toplantısıydı. Bu nedenle bu sefer çok da uzun uzadıya yoramadık, harmanlayamadık hep birlikte. Paylaşılmış kitap aşkımızdan, olana bitene bakışımızdan ve düşünmeye olan ortak yatkınlığımızdan bahsettik. Önümüzdeki kitapları belirledik, sonraki kitaplarımızdan daha fazla konuşulacak ve yazılacak materyal çıkar elbette fakat bu toplantının sonundaki hissim şuydu; “keşke siyaset de böyle yapılsa”.


Yazı yazdıran mı makbuldur yoksa iç ferahlatan mı?

Hangisi daha makbuldur; yazılar mı yazdıran yoksa iç rahatlatan mı?

İnsan evrimleşe evrimleşe karmaşık bir varlık haline gelmeyi başarmıştır. Bazen istediklerimiz ve ihtiyacımız olanlarla bilinçaltı benliğimizin ihtiyaçları uyum göstermez. Mesela bazı ilişkileri düşünün; toksik ilişkileri… Kendimize zararı olduğunu bile bile bırakamadığımız ilişkileri, kaçan kovalanır diyip geçmeyin… Daha derin sebepleri var evrimleşen insan yaratığının göremediğimiz boyutlarında.

Mesela babasız veya kötü bir babayla büyüyen bir kızı düşünün. Ona zarar veren bir ilişkide bile bırakıp gitmekte çok zorlanır. Buna öz güven eksikliği ve o en derinindeki varlığının bile algılayamadığı boşluk neden olur. Güvenlik duygusunu ararken en güvenemediğine saplanıp kalır. Çünkü hem güvenmek ister hem de karşısındakini sürekli imtihan eder. Onun da gideceğini ona da güvenemeyeceğini kanıtlamak ister adeta. Hayal kırıklığına bir kez daha uğramamak için. Aslında birlikte olmak istemediği birine de bağlanabilir. Görüşmek istemediği halde terk edilme korkusu nedeniyle kendisini karşısındakine bağlayabilir. Ama her an, hem –aslında istemediği için- hem de daima ani bir sınav sürprizi ile öğrencilerini şaşırtmak isteyen bir öğretmen gibi tetikte bekler. Bazen de birlikte olmak isteyebileceği ihtiyaçlarına iyi gelebilecek, ona zararlı olmayan biri ile karşılaşır. Yine çok hızlı ilerlemek ister. Kendi özgürlüğünü kısıtlamak istemediği halde o karanlık bilinçaltı bütün zekasını-sağ duyusunu ele geçirir. İstemese de sürekli karşıdan bir şeyler bekler; zaman, şevkat, bağlılık… Gerçekte bunlara henüz hazır olmasa da, bekler. Kendisinde olmayan duyguları var zanneder, varmış gibi gösterir, karşısından bekler. Alamayınca dünyası yıkılır, yıkıldığını belli eder. Yani kısacası kendine kötü gelecek birinde saplanıp kalır, kötü genelde gitmez çünkü minimumu vererek maksimumu alıyordur ve çok da umurunda değildir. İyi gelecek kişiyi de kendi sabote eder, kaçırır ve karşısındaki terkettiğinde “self fulfilling prophecy” yani kendini kanıtlayan kehanet yine kendini gösterir. Kısacası dünya tatlısı minnoş bir kız ona çok iyi gelebilecek bir ilişkiyi rezil eder. Bilinçaltının gizli hükmediciliğinin örnekleri çoğaltılabilir ama kalbime yakın olduğu için bu örneği vermek istedim…

Hani şu yazı yazdıran insanlar var ya; ruhunuzu sürekli tetikte tutan daima adrenalin salgılattıran… Gizemli davranan, karmaşık görünmek isteyen… (bazen de derininde fos olan) Güvenlik sağlamayan, her sınava tabi tutulduklarında her seferinde başarısız olacak ve “ben demiştim” ile egomuzun sağlam  kalmasını sağlayacak fakat kalbimizi paramparça edecek kendini kanıtlayan kehanetler… Onlar yazı için ilhamı sağlar, doğrudur… Fakat o yazı bir türlü kağıda dökülemez çünkü eksiktir hep, emin olma duygusundan yoksundur. İç ferahlatanda da elbette kesinlik yoktur ama en azından açıktır, dürüsttür, nettir; düz olsa da. Bu nedenle yazıyı yazdıran da aslında; odur. İlhamı, fikri, kıvılcımı düşüren başkası olsa da… Tıpkı şimdi olduğu gibi.



Tepe

Çocuk ruhu veya olgunlaşmamış erişkin ruhu sadece ister; imkansız-zararlı-mantıksız olduğunu bilse bile elde etmek için çaba sarfeder son noktaya kadar direnir. İnsanın ne zaman ki ruhu olgunlaşır kendini geliştirir o zaman sese dökmek istediklerini sessizce yaşar dile getirmez. Olanaksızlığın dile gelmesindeki zararı farkeder. Bu olgunluk mu, bezginlik mi yoksa umudu yitirmek mi bilemiyorum. Azim gereksiz ısrar demek değildir onu biliyorum ve susuyorum… 


Marinasyonu aylar öncesinden başlayan bir 4 temmuz yazısı

Çocukluğu boyunca ben büyümek istemiyorum demiş olan ve mizacı anime ölçüsünde çocuksu biri olsam da ben hiç çocuk olmadım. Kardeşlerim gibi. Biz hep dünyanın yükünü omuzlarımızda hissetitk daha on yaşına gelmeden kendi yemeğimizi temizliğimizi yapmayı duygusal sorumluluğumuzla birlikte annemizin duygusal sorumluluğunu taşımayı biliyorduk. Bizi çok güçlü yetiştirdi. Ona şüphe yok. Ama hala bu yaşımda bu mesleğim ve bu vicdanımla sızlanan şikayet eden insanları anlamakta güçlük çekiyorum ve sinirimi bozuyor. Bu insan nasıl bir çocuk yetiştirecek diye düşünüveriyorum. Fakat farkındalık sağ olsun diyorum ki o sen değilsin çocukluk yüklerinle başkalarına yaklaşma ve bil ki herkes için güçlü olmak metanetli olmak gerekli değil. Onun senin savunma mekanizman ve herkes için gerekli degil. Senin en güçlü ve en zayıf noktan bu iste...Hayat bazen bizi zayıf noktalarımızla hoşlanmadıklarımızla veya bizden hoşlanmayanlarla sınar. Bazen de dostluklarımizla en sevdiklerimizle... Çünkü onlara karşı olumsuz bir düşünce taşımak çok ağırdır. Kafamızı en çok mesgul eden de onlardır. 'Ben'den ayrı gördüklerimiz için harcanan beyin mesaimiz sınırlıdır ve kendimizden mesafeleri arttıkça da gitgide azalır. Kendimizden gördüklerimiz asıl zorlar bizi. Bunu neden yaptı bunu neden söyledi neden böyle düşündü diye diye hamsterlar koşar durur beynimizde. Zamanla öğrendim ki kendimden gördüklerim benden ayrıdır. Benim gibi düşünmek benim gibi tepki vermek benim gibi hissetmek zorunda değiller. Mesela bilirim ki bir dostum gergin olduğunda sinirli olduğunda kafası dolu olduğunda mesafe ister ve hazır olduğunda gelir bana gücenmeden ihtiyacı olan kilometreleri ona veririm. Bir başka dostum ise böyle hissettiğinde soğuk davranır gibi görünür ama bilirim ki o iş başkadır asla aldirmam. Hep yetişkin bir çocuktum yaşımdan çok olgun ve hep çocuk bir yetişkindim bunca yasanmışlığıma rağmen güvenini ve inancını asla yitirmeyen... Hiçbir zaman çocuk olmadım bu yüzden de hep çocuk kaldım. ben böyle geldim böyle giderim. Elbette çok değiştim çok geliştim fakat özümü yitirmeyi asla kabullenmedim. Benim de ciddi travmalarım kriterlerim doğrularım yanlışlarım var ama sevdiklerimi mümkün olduğunca oldukları gibi kabul ediyorum ve onları tutuyorum hayatımda çünkü biliyorum bütün bunlar onlar için de var bu yüzden empati ve "compromise" bir yaşam biçimi benim için... ezik olduğum için değil, gelişimimi tamamlamadığım için değil sevdiklerimin bana zarar vermeden hayatımda kalabilmesi için ihtiyacım olan bu olduğu için. Kendimi tanıdığım için... Neye ihtiyacım olduğunu bildiğim icin. sevgimi hak etmediğine inandıklarım zaten siliniyor gidiyor hayatımdan. Üstelik kolaylıkla... Bu silme sürecinde ise kendimi kaybetmemiş oluyorum. Bir de ölüm yüzünden.. hatalar da yapsalar sevdiklerimi kalbimde, içimde yitirmek zamanımı kızgınlıkla geçirmek istemiyorum affediyorum onları çünkü ölümün farkındayım.